Politikalarimiz
Su Politikasi
Doğadaki her varlığın yeterli miktarda ve kalitede suya erişmesi, yaşamını sürdürebilmesinin en temel ön şartı olup, sorgulanamaz bir yaşam hakkıdır. Bu bağlamda insanlar arası ilişkilerde suya erişim, toplumsal adaletin ön koşullarından biridir.
Neoliberal politikalar ve buna göre şekillenen ulus-devlet yapıları, yerel yönetimlere baskı yaparak suyu ve su altyapı sistemlerini doğrudan özelleştirerek ya da dolaylı olarak ticarileştirerek suyu ticari bir meta hâline getirmektedir. Bunun sonucu olarak birçok ülkede geniş kitleler ya su kesintilerine uğramakta ya da suya erişebilmek için daha fazla para ödeyerek yoksullaştırılmaktadır.
Bu siyaset, Kürdistan’da da egemen hâle gelmiştir. Su hizmetleri kentlerde ticarileştirilmiş; özellikle kırsalda ise birçok akarsu doğrudan özelleştirilmiştir. Derelerin şirketlere elektrik enerjisi üretimi amacıyla satılması, büyük bir sosyal ve ekolojik tahribata yol açmaktadır. Akarsular birer birer HES’ler ve barajlarla tahrip edilirken, yer altı suları da özellikle endüstriyel tarım nedeniyle bazı bölgelerde gerilemekte ve çöküntülere sebep olmaktadır.
Kürdistan’ın tüm bölgelerinde uygulanan bu ticarileşme anlayışı, su hizmetlerinin tüm yükünün suyu kullananların omuzlarına eşitsiz bir biçimde yüklenmesine, sudan kâr elde edilmesine, musluk suyu kalitesinin düşmesine ve halkın pet şişe suyu satın almaya mecbur bırakılmasına neden olmaktadır. Bu gidişat, toplumsal adalet açısından asla kabul edilebilir değildir. Canlı varlıkların suya erişimi, kamu tarafından sağlanması gereken bir zorunluluktur. Ancak mevcut merkeziyetçi politikalar bu gerekliliği görmezden gelmektedir. Bu nedenle su politikaları, yerel yönetimlerin iradesine bırakılmalıdır.
İhtiyacımız olan; yerel ve havza bazlı, radikal demokratik ve ekolojik esaslara dayalı politikalar geliştirmektir. Bunu yaparken her türlü planlama ve karar sürecinde doğanın ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır.
Su Politikası İçin İlkeler / Principles of Water Policy
TR:
1- Su varlıkları politikası havzalar bazında ele alınmalı, “Demokratik-Ekolojik Su Havza Politikaları” radikal demokrasi perspektifiyle geliştirilmelidir.
2- Kararlar alınırken insan merkezli yaklasimdan sıyrılıp, doğadaki tüm varlıklar da hesaba katılmalıdır.
3- Yerel yönetimlerin su ve kanalizasyon idareleri, su sorunlarını ve politikalarını toplumla birlikte tartışmalı; su konusunda alınacak kararları daha toplumsal ve ekolojik hâle getirmek, su varlıkları ve kullanımı konusunda bilinçlendirmeyi artırmak amacıyla her kentte geniş katılımlı “Su Danışma Kurulları” oluşturmalıdır. Bu kurullarda halk meclisleri, sosyal hareketler, sendikalar, STK’lar ve ağlar yer almalıdır.
4- Yukarıda ifade edilen perspektif kapsamında, özellikle tarımsal sulamanın örgütlenmesinde yerel düzeyde kooperatiflere öncelik verilmeli ve mevcut su birlikleri demokratikleştirilmelidir.
5- Coğrafyamızdaki suyun önemli bir kısmı Dicle ve Fırat nehirleri aracılığıyla Rojava ve Başûr Kürdistan ile Suriye ve Irak’a akmaktadır. Özellikle Suriye ve Irak’ta yaşayan halkların en az beş bin yıldır sulamaya dayalı tarımla var oldukları düşünülerek, Aşağı Mezopotamya’da yaşayanların tarihsel su hakkı kabul edilmeli ve suyun yönetimi demokratikleştirilmelidir.
- Havza bazında suyun daha ekolojik, sosyal ve adil kullanımı hedefi doğrultusunda, su varlıklarına dair daha sağlıklı verilere ulaşmak amacıyla akarsu yataklarında su debisi ve yer altı suyu seviyesi ölçümleri yerel yönetimlerce yapılmalıdır.
- Havzalardaki su varlıklarının durumunu incelemek amacıyla kapsamlı bilimsel araştırmalar yapılmalı ve alınacak kararlarda bu veriler dikkate alınmalıdır.
İklim Eylem Planları hazırlanmalı; yerel yönetimler suya özel bir hassasiyet göstermelidir
Çevre Sağlık Politikası
Son yıllarda artarak devam eden enerji ve gıda krizi, megapolleşen kentler, kapitalist modernitenin yarattığı tüketim kültürü, sanayileşme ve baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojik ilerlemeler, çevre ve insan sağlığı sorununun önemini iyice hissettirmiştir. Söz konusu sorunların çözülmesinde önemli rol oynayan teknolojik gelişmeler, insanlığın yararına birçok yeni ve alternatif çözümler sunarken; diğer taraftan küçümsenmeyecek oranda sağlıksız ortamlar da yaratmaktadır.
Bu tahribatlar, metropolleşen şehirlerde daha fazla görülmekle birlikte, tarımda kullanılan endüstriyel ve kimyasal yöntemlerden dolayı kırsal alanlar da ciddi tehdit altına girmiştir. Çevre kirliliğini artıran ve ekolojik dengenin bozulmasında önemli paya sahip endüstri kuruluşlarının başında, atıkları ağır metal ve kimyasal içeren kuruluşlar gelmektedir. İlgili endüstri kuruluşları süreçleri gereği çeşitli ağır metalleri kullanmakta ve atıklarında cıva, çinko, kobalt, bakır, demir, kurşun, krom, arsenik ve gümüş gibi metal iyonlarını çevreye bırakmaktadır. Nükleer santraller sağlığa ve doğaya ciddi zararlar vermekte olup, bunlara karşı radikal bir mücadele verilmelidir.
Çevre kirliliğinin arttığı bu yüzyılda, tatlı su ekosistemlerinin yok olma hızı tüm canlılar için riskli bir noktaya gelmiştir. Bu nedenle yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının kullanımı ve korunması için suyun kirleticilerden arındırılması gerekmektedir. Yerleşim yerlerindeki kanalizasyon sorunları çözülürken, bu atıkların akarsulara ve göl ekosistemlerine deşarj edilmesi tüm canlılar açısından büyük bir tehlike arz etmektedir. Yine bu suların bilimsel ve fiziksel altyapısı kurulmadan çiftçiler tarafından sulama amaçlı olarak kullanılması da çevre sağlığı açısından büyük tehlikelere yol açmaktadır.
Her geçen gün artan bir diğer çevre sorunu da hava kirliliğidir. Bu sorun, günümüzün ve geleceğin dünyasını ciddi bir şekilde tehdit etmekte; ekolojik tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Artan enerji kullanımı, endüstrinin gelişimi, araç kullanımının artması ve şehirleşmeyle ortaya çıkan hava kirliliği, insan sağlığı ve diğer canlılar üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Kapitalist kentleşme, orman alanlarının yetersizliği ve kullanılan fosil yakıtlar, hava kirliliğini büyük ölçüde olumsuz etkilemektedir.
Pestisitlerin (tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar) kullanımı, insan sağlığına ve çevreye olumsuz etki ettiği gibi birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Bu tür ilaçların kullanılmaları sonucunda gıdalarda, toprakta, suda ve havada pestisitlerin kimyasal kalıntıları kalmaktadır. Bu durum, insan sağlığını olumsuz etkilemektedir.
Kürdistan coğrafyasında on yıllardır sürdürülen savaşta kullanılan askeri mühimmatlar, kırsal alanlara, toprağa, suya ve ormanlara çok büyük kimyasal zararlar vermiştir. Hâlen devam eden bu savaşın etkileri, başta insanlar olmak üzere birçok canlıyı ve doğal varlığı yok etmektedir.
Çevre Sağlık Politikası’yla tüm bu konularla ilgili çalışmalar ifade edilmektedir. Çözüm konusunda planlamalar yapılarak, bunların hayata geçirilmesi için mücadele esastır..
Orman Politikası
Ormanların bir ağaç topluluğu değil, bir ekosistem olduğu gerçeğinden yola çıkarak, orman ekosistemlerinin yerel özelliklere özgü olarak oluşturulması esastır. Ormanlar, bütün öğelerinin birbiriyle ilişkide ve birbirine bağımlı olduğu, oluşması için milyonlarca koşulun gerekli olduğu dinamik bir bütündür.
Avrupa-Kürdistan Ekoloji Hareketi, ormanla ilgili olarak alınacak tüm kararlarda bu anlayışı ilke olarak kabul eder ve ormancılık faaliyetlerinin ekonomik, toplumsal, kültürel etkilerini de gözeten bir pratikle geliştirilmesini esas alır.
Orman; toprağın su tutma kapasitesini artırması, karbon döngüsüne ve biyoçeşitliliğe katkısı, havayı temizlemesi, yağış miktarını düzenlemesi, yaban hayatına ev sahipliği yapması, erozyonu engellemesi, gezi ve dinlenme alanı olması gibi sayılamayacak kadar çok işlevi yerine getirmesiyle, değişim değeriyle ölçülemeyecek derecede değerli bir ekosistemdir.
Politikamız, yerellerde orman ekosistemini korumak ve geliştirmek amacıyla ormancılık politikaları ve alternatif planlamalar geliştirmeyi hedefleyecektir. Kürdistan coğrafyasındaki orman varlıkları ve ekosistemi, devlet tarafından yok etme stratejisi kapsamında, 50 yıldır süren savaş boyunca yok olma noktasına getirilmiştir. Bu anlamda, ormanlaştırma çalışmaları kadar orman ekosistemini korumaya dönük çalışmalar yapmak hayati önemdedir.
Ormancılık politikaları (mülkiyet, yasalar, devlet politikaları, yerel politikalar, toplumsal yaklaşımlar), permakültürün ormancılığa yaklaşımı çerçevesini kapsamaktadır:
- Orman, bir ağaç topluluğu değil, bir ekosistemdir. Orman ekosistemlerinin taşınması mümkün değildir. Bütün öğelerinin birbiriyle ilişkide ve birbirine bağımlı olduğu, oluşması için milyonlarca koşulun gerekli olduğu dinamik bir bütündür. Ormanla ilgili olarak alınacak bütün kararlarda bu anlayış ilke olarak kabul edilmelidir.
- Ekonomik gelir getirmesi ya da kırsal kalkınma amacıyla “bal ormanı”, “gelir getirici tür ormanı”, “sosyal ormancılık” gibi isimlerle orman alanlarına ya da kenarlarına yapılacak müdahaleler ve projeler, orman ekosisteminde tahribata neden olmaktadır.
- Orman, kamusal ve doğal bir varlık olarak görülmelidir. Bu nedenle ormanla ilgili yapılacak bütün çalışmalarda yerel kurumların ve halkın katılımı esastır.
- Bilgi kirliliğini önlemek için yerel yönetimler ve demokratik kitle örgütleri ile ekoloji meclisleri eğitim çalışmaları, konferans ve paneller düzenlemelidir.
- Orman ekosistemi ve diğer ekosistemlerdeki tahribatları engellemenin en etkili yolu, insan yerleşimlerini kendi kendine yetecek ve ihtiyaçlarını mümkün olduğunca bulundukları alandan karşılayabilecek biçimde tasarlamaktır.
- Ağır savaş koşulları altında insansızlaştırılan ve üretim süreçlerinin büyük oranda darbe yediği coğrafyamızda, köylülerimiz arazilerini HES ve maden şirketlerine satmaya mecbur edilmişlerdir. Kırsal kesimde doğayla uyumlu bir ekonomik altyapının oluşturulması bu durumu tersine çevirecektir.
- Yerleşim alanlarındaki ekonomik faaliyetlerde, ekosistemlerle uyumlu çalışan ve verimi yüksek sistemler olarak orman ekosisteminin taklit edilmesiyle oluşturulan tarımsal ormancılık ve otlak ormancılığı modelleri; agro ormancılık ve permakültür yaklaşımı gözden geçirilmelidir.
- Bölgenin endemik yapısına uygun olmayan türlerin orman ve çevresine dikimi genetik kirliliğe neden olmaktadır. Resmî kurumların ve yerel yönetimlerin buna izin vermesine müsaade edilemez.
- Kentlerde, yerel iklime ve ekosisteme uyum sağlayabilecek ağaçları üreten fidanlıklar oluşturulmalıdır. Yetiştirilecek bitkilerin ve gerekli tohumların üretimi kırsal alanlarda yapılmalı; bu amaçla kooperatifler oluşturulmalı ve bu süreçte kadınlara öncelik verilmelidir.
- Orman amenajman planları Kürdistan’da en son 1973 yılında yapılmıştır. Yerel yönetimler bünyesinde bölgesel düzeyde envanter çalışması yapılmalıdır. Bölgenin florasının tespiti, yapılacak çalışmaların buna göre planlanması açısından hayati önemdedir.
- Turizmi destekleme, maden yasası ve “üstün kamu yararı” gerekçeleriyle ormanlık alanlar millî park statüsünden çıkarılmakta; “bozuk orman” tanımlamasıyla ormanların tahribi meşrulaştırılmaya çalışılmakta ve bu alanlar imara açılmaktadır. Bütün ormancılık faaliyetlerine müdahil olunmalı, bu faaliyetler toplumsal denetime tabi tutulmalıdır.
- İnsan yerleşimlerinin tasarlanması, kurulması ve dönüştürülmesi süreçlerinde kendi ihtiyaçlarını kendi içinden karşılayabilen, kendi kendine yeten sistemlerin kurulması temel strateji olmalıdır.
Ekolojik Kent Politikası
Kapitalist modernite, her şeyi metalaştıran mevcut kentleşme modeliyle kentleri kent olmaktan çıkarmaktadır. Dayattığı yaşam, üretim ve tüketim tarzıyla insan yaşamını tehdit ettiği gibi, bütün doğayı metalaştıran, dayanışmaya dayanan toplumsal yapıları parçalayan rekabetçi bir sistem inşa etmektedir. Kentlerin otomobil merkezli planlanması sonucu fosil yakıt kullanımı teşvik edilmekte; bu şekilde planlanan kentlerde geniş ve büyük yollar inşa edilip bu yolların çevresinde ticari ve konutsal rant alanları oluşturulmaktadır. Piyasaya göre biçimlendirilen kentler; AVM’ler, otel zincirleri, uluslararası market, şirket ve holdinglerle ekonomik alanı tekelleştirirken; birbirinin aynı olan konutlar, mahalleler ve bireyler üretmekte, kentleri kimliksizleştirmektedir.
Kapitalist kentleşme modeli, kırsal alandan kentlere sürekli bir göçü teşvik ettiği gibi, ucuz iş gücüne dayalı metropol kentler oluşturmaktadır. Sürekli büyümesi teşvik edilen kentler, yakın ve uzak çevresinde artan şekilde enerji ve doğal varlıkları hızla tüketmektedir.
Aynı zamanda kent planlaması ve yapısı, kentlerde yaşayanların yaşam tarzını da belirlemektedir. Bunu bilen ulus-devletler/iktidarlar, Kürdistan’da kırsalda yaşayanları zorla yerlerinden edip şehirlere sürgün etmiştir. Bu yöntemle, ekonomik ve siyasal olarak insanları kontrol altına almayı hedeflemişlerdir. Bugün ise aynı politika, kentlerde, toplumsal dayanışmanın hâkim olduğu yerleşim yerlerinde “kentsel dönüşüm” ve “kamu güvenliği” bahanesi altında uygulanmaktadır.
Şehir merkezlerindeki dayanışmacı, toplumsal, katılımcı mahalle ilişkilerinin yaşam bulduğu mekânlar; inşaat ve diğer sermaye gruplarına peşkeş çekilerek neoliberal ekonomi tahakkümü altındaki mekânlara bırakılmıştır. Topluluklar, yaşam alanlarından çıkarılıp şehirlerin çevresinde gettolaşmış ortamlara itilmektedir.
Avrupa-Kürdistan Ekoloji Hareketi, kapitalist kentleşme anlayışına karşı; ekolojik, demokratik, komünal, kadın özgürlükçü ve kültürel çeşitliliğe dayalı anti-kapitalist bir kentleşme politikasının oluşması için çalışmalar yürütecektir. Bu temelde; kent ve kır arasındaki dengeyi oluşturmaya çalışan, kentsel tarımı ve her türlü yerel üretimi destekleyerek gıda ihtiyacını karşılayan, tarihsel ve toplumsal dokuyu aynı mekânda yaşatmaya dayanan, mahalle kültürünü önemseyen, kooperatifleşmeyi ve yerel malzemeden yapı üretmeyi ön plana çıkaran bir kentleşme anlayışını benimsemektedir.
Ekolojik Kentler;
- Kapitalist modernitenin geliştirdiği ve yabancılaşmaya neden olan “temsili demokrasi” ve diğer hiyerarşik modellerin yerine; kentler, yaşamın her alanında kendi kendine yeten, radikal demokrasinin ifadesi olan halk meclisleri ve benzeri katılımcı araçlarla kararlar alabilen yatay bir örgütlenme modeline sahip olmalıdır.
- Otomobil odaklı imar planlarının yerine; yürüyüş, bisiklet ve hafif raylı sistem gibi toplumsallaşmanın olduğu, ucuz, sağlıklı, güvenli ve erişilebilir bir ulaşım planlaması yapılmalıdır.
- Ekolojik kentler çerçevesinde ortak yaşam alanları ve kamu alanları (parklar, doğal alanlar, çeşmeler, meydanlar, toplantı alanları, oyun ve spor alanları, otomobil trafiğine kapalı sokaklar vb.) yeniden yaygınlaştırılmalıdır.
- AVM’lerin yapımına izin verilmemeli; yerel ekonomi desteklenip yerel küçük üretici korunmalı, ekonomik çeşitliliği çökertecek küresel zincirlerin kentlere girişi engellenmelidir.
- Toplumsal hafıza, ileriye dönük yaşamın taşıyıcısı olduğundan; tarihi ve kültürel yapıların korunması ve toplumla buluşturulması gerekmektedir. Kentin tarihi yapısına uygun mimari anlayış benimsenmelidir.
- Mevcut kamusal alan ve yapılı çevrenin sahip olduğu eril mekânlara alternatif olarak yeni mekânlar üretilmeli; kentler eril zihniyetten arındırılmalıdır. Kentsel alanlar kadın, çocuk, erkek, engelli olarak sınıflandırılmamalı; yaşam alanları bütünsel olarak ele alınmalıdır. Kentlerde kamusal alan kullanımı, toplumsal, politik ve ekonomik olarak sınırlandırılmış kesimlerin erişimine açılmalıdır.
- Yeni imar alanları içinde tarım alanları, dere yatakları ve biyoçeşitlilik açısından önemli olan bölgeler kesinlikle yer almamalıdır.
- Yerel yönetimler, kentsel tarım uygulamaları yapmalı ve bu uygulamaların yaygınlaşmasını aktif biçimde desteklemelidir. Kent tarımına özgü araziler için planlama süreçlerinde plan tadilatlarına izin verilmemelidir. Yerel yönetimlerin ilgili mevzuatlarında “kentsel tarım” terimi yer almalı; bu yönde planlamalar ve uygulamalar yapılmalıdır. Kentsel tarımın altyapısı oluşturularak komünleştirilmelidir.
- Peyzaj uygulamalarında sadece estetik kaygılar ön planda olmamalı; endemik türler korunmalı, ekolojik çeşitlilik bölgeye uygun biçimde artırılmalı, su varlıklarını az tüketen ve mevcut doğal örtüye zarar vermeyen kurakçıl peyzaj uygulamaları tercih edilmelidir. Bu kapsamda, örneğin park uygulamalarında yapay çimlendirme yerine doğal yaban ortamdaki çim tohumlarının kent peyzajlarında kullanımı sağlanmalıdır.
- Yeşil çatı uygulamaları (toprak örtüsü) yaygınlaştırılmalı; yerel yönetimler, bunun için gerekli teknik donanım ve desteğin sağlanması konusunda meslek gruplarıyla ortak hareket etmelidir.
- Atık barajları (katı atık toplama alanları), tarım alanlarından, sulak alanlardan ve yaşam alanlarından uzak mesafede ve düşük kotlarda yapılmalıdır.
- Toprak rantını önlemek için Demokratik Yapı Kooperatifleri/komünleri yerel yönetimler tarafından teşvik edilmeli; kamusal denetim mekanizması oluşturulmalıdır.
- Kentlerde yıllara göre konut ihtiyacı belirlenmeli; yerel yönetimler sosyal konut projelerini desteklemelidir. Tek tip konut modeli, tek tip kira ve mülkiyet fiyatı demektir. Konut yapım şekillerinin çeşitlendirilmesi ekonomik çeşitliliği de artıracaktır.
- İnşaat sektörünün kontrolsüz bir şekilde büyümesi ve bunun kentsel-kamusal alanlardaki baskısına alternatif olarak; konut edinmede değişim değeri yerine kullanım değerinin esas olması gerektiği bilinci yaygınlaştırılmalıdır.
- Planlama, mimari ve inşaat uygulamalarında verimlilik ve tasarruf ilkesi esas alınmalı; yapılaşmalarda endemik (yöresel) malzemeler kullanılmalıdır. Asbestli malzeme kullanımının kesinlikle önüne geçilmelidir.
- Var olan doğal varlıkların yaşatılması için yerleşim birimlerinin sınırları, mevzuatlara göre değil; yaşam formlarına göre belirlenmelidir.
Doğal Tarım Politikası
Tarım kavramı; bitkisel üretimle hayvan yetiştiriciliğinin bir arada yapıldığı, bu ekosistemlerin birbirini beslediği durumun adıdır. Ekolojik olarak birbirinden ayrı tutulamazlar. Tarım bir yaşam kültürüdür. Tohumun toprakla buluşmasından sonra nasıl bir üretim yapıldığı, toplumsallaşmanın nasıl sağlandığı ve ürünün insanlarla nasıl buluşturulacağı; bütün bunlar tarımın aşamalarıdır. Tarım ve gıda tohumla başlar. Tohumu ele geçiren, tarımı ve gıdayı da ele geçirmektedir. Kapitalist modernitenin toplumlara dayattığı hibrit ya da GDO’lu tohumların aksine, tohum devamlı değişen dinamik bir varlıktır.
GDO’lu ve hibrit tohumlar laboratuvarda, insan eliyle araştırma enstitülerine dayalı olarak üretilir. Şirketler bu yöntemle toprak, gıda ve toplum üzerinde egemenlik kurarlar. Bu yöntemlerle tohum üretiminden, ürün/gıda elde edilen son noktaya kadar her aşama çiftçinin kontrolünden çıkarak şirketlerin kontrolüne girmektedir.
Neolitik dönemde var olan toplumsallaşmaya doğru gidişte ve tarım devriminde kadının büyük bir rolü olmuştur. Tarımda evrimleşme kadının eliyle olmuştur. Tohumu bir yerden bir yere taşıyan kadın olmuştur; günümüzde de tarımsal üretimin büyük kısmını kadınlar yapmaktadır. Ancak kadınlar, tarım politikalarında söz sahibi değillerdir. Belirlenecek ve uygulanacak tarım politikalarında kadınların söz sahibi olmaları gerekmektedir.
Özellikle Kuzey Kürdistan coğrafyasında devlet; baraj yapımı, ekonomik kaynaklara saldırı, köy ve orman yakmalarıyla insansızlaştırma politikası yürütmüş; Kürtleri kentlere göç ettirip tüketime dayalı yeni bir toplum yaratma politikasını izlemiştir. Zorla yerinden ettirmeyle birlikte, Kürdistan’da doğayla iç içe yapılan tarım ve hayvancılık 1990’lı yıllardan sonra adım adım tasfiye edilmiştir. Dağların, yaylaların yasaklanması ve arazilerin mayınlanmasıyla tarım alanlarındaki üretim küçük üreticilerin elinden alınmıştır. Hayvancılık “yeni yatırımcı”nın eline geçmiştir. Devlet, bu dönemi kapitalist şirketler aracılığıyla endüstriyel modelin önünü açmak için kullanmıştır. Bu aşamadan sonra küçük çiftçiler rekabet edemeyerek iflas etmiş ve bu şirketlerde ucuz işçi olarak çalıştırılmıştır. Şirketler aracılığıyla yerelin ihtiyaçları yerine kapitalist piyasanın ihtiyaçlarını gözeten, enerji tüketiminin ön plana çıkarıldığı tek tip tarım ve hayvancılık modeli yaşama geçirilmiştir.
Köy yakma ve boşaltma sonucunda yaklaşık 2,4 milyon insan yerinden edildiği gibi, çok sayıda hayvan da telef olmuştur. Nüfus yoğunluğunun değişimiyle birlikte hayvancılık ve toprak kullanımı da değişmiş; mono kültür hayvancılık ve mono kültür tarımcılık desteklenmiştir. Bu destek ise banka kredileri, teminat gösterme gibi yöntemlerle belirli şahısların tekeline sunulmuştur.
Tarım, doğal ilkelere göre planlanmalı ve bu konuda ekolojik bir tarım politikası belirlenmelidir.
Bu temelde:
- Kürdistan genelinde kuraklık haritası oluşturulmalıdır. Tarım arazilerinin toprak, su ve hava koşulları göz önünde bulundurularak risk haritaları çıkarılmalıdır. Tarım yapılabilecek alanlar, konunun uzmanlarıyla tartışılmalıdır. Tarımsal ihtiyaçlar mevsimsel döngüye göre planlanmalıdır.
- Kendi tohumunu üretebilme ve tohum ıslah çalışmaları yapılmalıdır. Kürdistan coğrafyasında susuzluğa dayanıklı ve değişen iklimlere uyum sağlayarak farklı koşullarda yetişebilecek tohumlar, çiftçiler ve bilim insanlarının ortak çalışmalarıyla ıslah edilmelidir. Topraktaki ıslahtan sonra elde edilen üründen tekrar tohum alınabildiği ve dört yılda bir o tohumun yenilendiği bir sistem kurulmalıdır.
- Kürdistan coğrafyasında hibrit tohum yerine yerli tohum kullanılmalıdır. Yeni bir tohum politikası ve hareketi geliştirilmelidir. Böylelikle coğrafyamızda hem kullanılacak yerli tohumlar üretilmiş olacak hem de tohumlar geleceğe taşınacaktır.
- GDO’lu tohumların kullanılmaması için mücadele yürütülmelidir.
- Endüstriyel tarıma karşı ekolojik tarımı desteklemek amacıyla eğitim çalışmaları yapılmalıdır. Köylerde komün ve kolektiflere yönelik eğitimler verilip doğrudan uygulamaya geçilmelidir.
- Endüstriyel tarıma karşı ekolojik tarım için mücadelede, eğitimin rolüne güvenilerek uygulamaya dayalı akademiler kurulmalı ve “Ekolojik Tarım Müfredatı” oluşturulmalıdır.
- Toprak ve arazi yapısına uygun sulama yöntemleri tercih edilmeli; damlama sulama yöntemi teşvik edilmelidir. Kent içerisinde tarımın teşviki için kullanılan su ücretsiz olmalıdır.
- Sosyal olarak eşit ve ekolojik açıdan dengeli bir üretim, işleme ve dağıtım için tarım-tohum kooperatifleri kurulmalıdır.
- Köylerde geçimlik çiftçiliğe geçilmesi teşvik edilmelidir. Büyük arazi kullanımı ve büyük çiftçilik komünal tarzda yapılmalıdır. Küçük çiftçi birlikleri oluşturulmalıdır.
- Mera alanları ve verimli tarım arazileri imara açılmamalıdır. Hazine arazilerinin kooperatiflerce kullanılması gündeme alınmalıdır.
- Köylere dönüşler etkin bir şekilde yaşama geçirilmelidir. Köye dönüşlerle yeniden başlayacak tarımsal üretim, kooperatifler aracılığıyla örgütlendirilmelidir.
- Üretimin pazarlanmasında aracıların ortadan kaldırılması gereklidir. Köylerdeki üretimin pazar ayağı kentlerde kurulmalıdır. Her yerleşim biriminde doğal ürünlerin satıldığı köylü pazarları açılmalıdır.
- Toplumsal bir tarım hareketi oluşturulmalıdır. Bunun örgütlenmesi meclisler, kooperatifler ve komünler yoluyla gerçekleştirilmelidir.
- Yeraltı kuyu sularının bilinçsizce kullanımıyla ilgili ciddi önlemler alınmalıdır.
- Tarımda enerji-yoğun üretim yerine emek-yoğun tarımsal üretim teşvik edilmelidir.
- Coğrafyaya ve ürün yelpazesine uygun hayvancılık yapılmalıdır. Yerel ırk hayvancılığı teşvik edilmeli ve hayvancılık endüstriyel sistemde değil, kendi doğal mecrasında geliştirilmelidir.
Temiz Enerji Politikası
Üretim ve tüketim döngüsü içerisinde enerjiye olan ihtiyaç ve bağımlılık; egemen ve kapitalist güçlerin kâr hırsıyla, sürekli tüketimin dayatıldığı yaşam anlayışıyla ve buna bağlı enerji politikalarıyla doğayı ve ekosistemleri geri dönülemez bir yıkıma sürüklemektedir.
Kapitalist modernitenin geliştirdiği küresel sermaye, kârı sürekli artırma, finansal büyüme ve yeni pazarlara açılma hedeflerinin odağında, dünyadaki enerji kaynaklarına sahip olmayı kaçınılmaz görmektedir. Buna tepkisiz kalınmadığından, piyasa sistemi sömürü, savaş, talan ve imha politikalarını geliştirip derinleştirmiştir. Kapitalist piyasa modelinin “enerji ihtiyacı” söyleminin arka planında, enerjinin piyasalaştırılıp aşırı tüketimi dayatan bir sistem öngörüsü yatmaktadır.
Toplumun gerçek ihtiyacının ötesinde tüketimin sürekli artırılması yaklaşımı, kâr odaklı bir anlayıştır. Bu yaklaşım içinde geliştirilen mevcut enerji, kentleşme, ulaşım, tarım, beslenme vb. politikalar ile yaşam doğadan giderek daha fazla koparılmakta; her türlü yerel döngü, üretim, dayanışmacı ve sosyal yapı yok edilmekte; neo-liberal piyasa mantığı içinde yaşam alanları yeniden fethedilmektedir.
Geliştirilen enerji politikalarının merkezinde (elektrik ve ısı için geçerli), sermaye tarafından finanse edilen ve inşa edilen büyük üretim santralleri; devlet ve şirketler tarafından yönetilen, kontrolsüz ‘ulusal’ ve uluslararası düzeydeki enerji nakil hatları ve dağıtım sistemleri; fosil yakıtların ve geleneksel enerji türlerinin sonuna kadar kullanılması ile ‘yenilenebilir’ enerji türlerinin kullanımının da büyük şirketlerce kontrol edilmesi planlanmaktadır.
Termik santraller, HES’ler, nükleer enerji santralleri, maden ocakları, konvansiyonel ve yeni yöntemlerle (örneğin kaya gazı) petrol ve doğalgazın yer altından çıkarılması gibi enerji sömürü ve üretim biçimleriyle mevcut enerji politikası tüm dünyaya dayatılmaktadır. Bu dayatmalar sonucunda ekosistemler ve biyoçeşitlilik yok edilmekte; dünyadaki iklim dengesi son çeyrek yüzyılda hızla değişerek tehlikeli bir hâl almaktadır.
İklim değişikliği ciddi biçimde durdurulmazsa, ekolojik ve sosyal yıkım çok daha tehlikeli boyutlara ulaşacak; bu da ekonomik ve toplumsal çatışmaları derinleştirecektir.
Avrupa-Kürdistan Ekoloji Hareketi olarak bizler; “Kimin için enerji? Ne için enerji? Hangi tür enerji?” soruları bağlamında, kapitalist modernitenin dayattığı yaşam modelini ve tüm kirli enerji politikalarını reddediyoruz. Demokratik bir anlayışla özgür bir yaşamın inşası noktasında enerji politikalarının sorgulanmasını ve bu anlayışla, bütüncül yaklaşımlı; enerjide tüketim değil tasarruf merkezli, yerel toplulukların temel ihtiyaçlarını, ekosistemlerin korunmasını ve onarılmasını esas alan politikaların hâkim kılınmasını hedefliyoruz.
Bu temelde, yerelde kullanılmak üzere temiz, demokratik enerji üretimi yol ve yöntemlerini araştırmak; enerji üretiminin çeşitli biçimlerini toplumsallaştırarak hayata geçirmek temel hedefimizdir.
Bu Bağlamda:
- Dünyadaki mevcut enerji tüketimi, ihtiyacın çok üzerindedir. Yenilenebilir enerji türleri ve daha tasarruflu teknik ve yöntemler bile enerji krizine tek başına çözüm olamaz. Asıl gerekli olan, enerji ve buna bağlı madde tüketiminin sanayi ülkelerinde azaltılmasıdır. Enerjiye erişim bir insan hakkı olarak kabul edilmelidir.
- Her insan, temel ihtiyacı kadar elektrik ve ısıya ulaşabilmeli; tıpkı suya erişim gibi, bu hakkın sağlanması toplumun temel hedeflerinden biri olmalıdır.
- Teknik ve teorik anlamda, gençliğin ve kadının öncülüğünde halkın demokratik katılımını esas alan enerji hedef ve politikaları belirlenmeli; enerji kavramına bütüncül yaklaşılmalıdır. Acil bir biçimde yeni, ekolojik, sosyal ve demokratik bir enerji konseptine ihtiyaç vardır. Kürdistan’ın enerji üretim ve tüketim verileri karşılaştırılararak, sermayenin değil, yerelin ihtiyacı kadar enerji üretilmeli; üretim süreçlerinde sosyal eşitlik ve ekolojik ihtiyaçlar dikkate alınmalıdır.
- Enerji politikasında alınacak kararlar öz-yönetim ile alınmalı; mümkün olduğunca her bölge kendi elektrik ve ısısını sağlamaya çalışmalıdır. Bu yapılırken enerjide yerel döngüler yaratılmalı; bu çerçevede enerji üretimi, dağıtımı ve kullanımında her türlü özelleştirme ve ticarileşmenin önüne geçilmelidir.
- Devletler, sera gazı emisyonlarını düşürme konusunda samimi ve inandırıcı politikalar gütmemektedir. Duyarlı toplumsal kesimler ve yerel aktörler, iklim değişikliğine karşı eylem programları belirleyip kendi olanakları kapsamında harekete geçmelidir.
- Kürdistan’da geliştirilmek istenen kaya gazı projeleri, toprağımız, yer altı ve yer üstü su varlıklarımız, tarımımız (biyoyakıt üretimine açılması gibi) ve doğamız açısından büyük riskler barındırmaktadır. Kaya gazına karşı mücadele stratejik bir öncelik olarak önümüzde durmaktadır.
- Her türlü enerji üretimini sermaye birikim yöntemi olarak gören neo-liberal anlayışa karşı çıkılmalıdır. Tarım arazileri ve meralar üzerinde yapılmak istenen güneş tarlaları modeline karşı mücadele edilmelidir.
- Kürdistan’da büyük ekolojik, sosyal ve kültürel yıkımlara neden olan ve yanlış enerji politikalarının ifadesi olmakla birlikte, esas olarak birer “güvenlik aracı” olarak kurgulanan barajlara karşı mücadele yürütülmelidir. Bu projeler, doğa, kültür ve insan açısından coğrafyamızda en büyük ekolojik ve sosyal yıkımlara neden olmaktadır.
- Kürdistan’ın verimli tarım arazilerinde biyoyakıt üretimi amaçlanmasına ve tarımı enerjiye bağımlı hâle getiren politikalara karşı mücadele edilmelidir.
- Temiz enerjinin tanımı yapılmalı; küresel güçlere ve şirketlere kazanç kapısı açacak enerji politikalarına son verilmelidir. Enerji tartışması bir teknoloji tartışması olmamalı; teknoloji kullanımının sınırları ve toplumsal işlevi netleştirilmelidir.
- Her yerel topluluk, kendine özgü enerji politikasını ortaya koymalı; yerel yönetimler bu süreçte desteklenmeli ve danışmanlık düzeyinde çalışmalar yürütülmelidir.
- Bu noktada, piyasalaştırmaya karşı temiz enerji kooperatifleşmesi çalışmaları yapılmalı; Kürdistan’da iklim dostu enerji kaynaklarına yönelinmelidir. Kendi öz enerji kaynaklarımızı kullanma irademiz kamuoyuna duyurulmalıdır.
- Enerjide devlete bağımlı ve ticari olmayan, her türlü merkezi planlamayı reddeden; mevzuatlar dışında, öz-yönetim paradigması temelinde bir enerji politikası ortaya konmalıdır. Enerji teknikleri toplumsal tabana yayılmalı, tartışılmalı ve geliştirilmeli; enerji verimliliği ve tasarruf ölçekli çözümler üretilmeli; hizmet amaçlı anlayış hâkim kılınmalıdır.
- Sokak, cadde ve tüm kamusal alanların aydınlatılmasında temiz enerji sistemlerine geçilmelidir.
- Enerji bağımlılığına ve fosil yakıtlara karşı yaşam gözetilmelidir. Bu noktada bizler, Kürdistan’da savaşın ve iklim değişikliğinin şekillendirdiği geleceğe karşı bugünden direneceğimizi duyuruyoruz. Bu sebeple, en iklim dostu çözüm olan enerji tasarrufu ve verimliliğini sağlamak, bölgenin enerjide özgürleşmesinin önünü açmak için çalışılmalıdır.
- İklim dostu enerji komünleri kurulmalı; enerji, bireylerin, toplulukların ve halkların kendi kendilerine yetebilecekleri biçimde uygulanabilir hale getirilmelidir. Bu doğrultuda atölye çalışmaları ve teknoloji paylaşımları yapılmalı; iklim dostu enerji yakıtları kullanılmalı ve bu bağlamda alternatif enerji teknikleri geliştirilmelidir
Eko-Teknoloji Politikası
Burada kastedilen, teknolojiyi ekolojik ilkelere duyarlı hale getirmeye; teknoloji üretimi ile kullanımının çeşitlenmesi ve toplumsallaşmasını sağlamaya yönelik, alternatif bir politika oluşturmaktır.
Kapitalist modernite, on binlerce yıllık toplumsallaşmanın ürünü olan araç, gereç ve teknolojileri şirketler ve devletler aracılığıyla tekelleştirerek toplumdan uzaklaştırmış, teknolojiyi metalaştırmıştır.
Bilinmelidir ki endüstriyalizm ve teknoloji aynı şey değildir. Bu noktada esas alınması gereken, endüstriyalizmin tekelci karakterine karşın teknolojinin insanlığın kümülatif birikiminin ve yeteneklerinin ürünü olduğudur.
Toplumlar tarih boyunca aletler ve araçlar geliştirmiş; bunları doğa, birey ve başka toplumlar üzerinde egemenlik kurmadan, kendine yetebilmek için kullanmışlardır. Beş bin yıllık tahakkümcü sistem ve günümüzdeki biçimi olan neo-liberal piyasa aygıtları ise teknolojiyi doğa ve toplumlar üzerinde egemenlik kurmanın hem gerekçesi hem de aracına dönüştürmüştür.
Kapitalist modernite, teknolojiyi ısrarla toplumdan koparmaya ve toplumların teknolojiye erişimini zorlaştırmaya çalışmaktadır. Oysa yerelleştirilmiş teknoloji üretimi, şimdinin ve geleceğin ahlaki, kültürel, estetik, komünal, doğayla iç içe yaşayan ekolojik toplumları için olmazsa olmazdır.
Fosil yakıtların maliyeti ve çevreye verdiği zararlardan dolayı bireyler ve topluluklar temiz enerjiye yönelmeye başlamıştır. Bu yönelimin küresel şirketler tarafından manipüle edilmesine izin verilmemeli; tahakküm ve hiyerarşi dışı yöntemlerle yaygınlaşması sağlanmalıdır.
Temel hedef, kırsal yaşamın hızla yok edildiği; metropol yaşamının özendirildiği, yoğun enerji isteyen barınma, tarım, ulaşım ve ısınma sistemleri yerine, eko-teknolojiye dayalı, ekolojik ve komünal topluluk sistemlerini inşa etmektir.
Tarımda, kentleşmede, geri dönüşümde, temiz enerjide, ulaşımda vb. alanlarda toplumun kullanabileceği, insani ölçekli, çeşitli teknolojik araçlara ulaşmanın yol ve yöntemlerini tartışmaktır. Teknolojiyi yeniden doğayla uyumlu hale getirmek ve kendine yetebilen eko-toplulukların yaygın kullanımına açmak için çalışmalar başlatılmalıdır.
Bu ilkeler ışığında; mahallede, köyde, kentlerde bir topluluk temiz enerji sistemlerini nasıl üretir ve nasıl kullanır; doğaya en az zararı veren sistemleri nasıl üretebiliriz; doğal süreçlerle açığa çıkan yerel gazlar nasıl kullanılmalı; tarım ve bostancılık hangi araçlar ve yöntemlerle yapılmalı; rüzgâr ve güneş enerjisinden nasıl yararlanmalıyız?
Bu politika, çeşitlilik ve farklı modeller geliştirebilen, yerellerin özne olduğu ve yaratım sürecine eklemlendiği bir sistem inşası politikasını ifade etmektedir.
Eko-Ekonomi Politikası
Ekonomi, Antikçağ Grek-Helen kültürüne ait “oikonomos” sözcüğünden köken alır ve “ev yasası” anlamına gelir. İnsan toplulukları uzun yıllar boyunca, topluluğun ihtiyaçları doğrultusunda dayanışma temelinde üretim yapmış; toplumsal uzlaşı ve adaleti gözeterek gereksinimlerini karşılamışlardır. Büyük bir aile ya da ev olarak gördükleri topluluğun bütün bu üretim ve tüketim faaliyetlerini belirleyen binlerce yıllık tecrübeye de ekonomi demişlerdir.
Komünal yaşayan topluluklarda kadınlar, her yeni bireyin tümüyle topluluğa bağımlı olarak aralarına katıldığı bebeklik döneminden itibaren gereksinimlerinin karşılanması ve birey haline gelmesi sürecinde gösterdikleri duyarlılıkla ekonomik faaliyetlerin planlanması ve sürdürülmesinde öncelikli olarak inisiyatif almışlardır. İnsanlık tarihinin çok uzun bir dönemi boyunca kadın bakış açısının belirleyici olduğu bu ekonomi anlayışı sayesinde topluluklar, ekosistemlerin bir bileşeni olarak birbirleriyle ya da diğer türlerle rekabet etmek yerine, ancak bir arada olurlarsa var olabilecekleri bilinciyle uyum içinde yaşamış ve bir bütün olarak varlığa saygı duymuşlardır.
Kadın öncülüğünde komünal yaşayan topluluklarda dayanışma, armağan kültürü, toplumsal emeğe saygı, her bireyin gereksinimlerine ve karar alma süreçlerine katılmasına önem veren demokratik bir anlayış hâkimdi. Doğayı kendilerinden ayrı, kullanılacak bir meta olarak algılamadılar. Kendilerini ve kendilerini ait hissettikleri doğayı gözlemleyerek edindikleri bilgiyi, toplumsal ihtiyaçların daha kolay karşılanabilmesi için kullanarak bitki ve hayvanları evcilleştirdiler. Ekonomik faaliyetler için ayrılması gereken zamanı azaltan ve günlük yaşamı kolaylaştıran bu gelişme, insanlık tarihinin toplam süresine oranla çok kısa bir süre içinde devletli toplumların ortaya çıkmasına yol açtı. Kadın öncülüğünde ulaşılan teknik beceri, kadını tahakküm altına alan erkek egemen anlayışın elinde iktidarı güçlendirmek ve sömürüyü derinleştirmek için araçsallaştırıldı.
Kadının ekonomik süreçlerden dışlanmasıyla başlayan sapma, üretim araçlarını ve doğayı iktidarını sürdürmek için araçsallaştıran erkek egemen anlayışın ortaya çıkmasına yol açtı. İktidarın ve gücün kutsandığı bu yeni anlayış, tüm ekonomik süreçleri iktidar hırsı için kullanarak meta haline getirdi. Üretim ve tüketim, toplumsal ihtiyaçları karşılamak yerine iktidarı elinde tutanların çıkarları doğrultusunda ve iktidarın sağladığı zorlayıcı araçlarla yapılmaya başlandı.
Devletçi uygarlık ve en son biçimi olan kapitalist modernitenin toplum ve ekonomi üzerinde kurduğu egemenlik, toplumun sömürülmesine ve doğanın yağmalanmasına neden olmaktadır. Sermaye-iktidar tekelleri, endüstriyalizm ile ekonomiyi özünden boşaltarak ekonomi ve yaşama ait ne varsa nesneleştirmiş; kâr, sermaye, istismar ve sömürü konusu haline getirmiştir. Son iki yüzyılda, özellikle de son altmış–yetmiş yılda gerçekleşen ekolojik yıkım ve dengesizlik; toprak, hava ve sudaki geri döndürülemez kirlenme; büyük ölçekli göç ve sürgünler; yüksek düzeyde açlık, yoksulluk ve işsizlik; kültürel ve ahlaki yozlaşma; suç oranlarının hızla tırmanması; giderek yaygınlaşan depresyon, intiharlar ve benzeri tahribatlar bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.
İnsanın insanı, diğer canlıları ve kendisinden ayrı bir meta olarak algıladığı doğayı bireysel çıkarlar için sömürdüğü yıkıcı ve tüketici anlayışı ifade eden kapitalist ekonominin tahrip edici etkileri, ekosistemler ve insan yaşamı için sürdürülemez bir aşamaya gelmiştir. Sömürülecek doğal zenginliklerin tükenme noktasına gelmesi ve iklim değişikliğinin belirgin şekilde hissedilir olmaya başlamasıyla, kapitalist ekonominin sürdürülebilmesi için sömürüye dayalı temel ekonomi anlayışı korunarak önerilen, günü kurtarmayı hedefleyen çözümler tatmin edici değildir.
Bireysel çıkarlar doğrultusunda inşa edilmiş kapitalist ekonomi modeli, toplumsal yaşam açısından dayanışma, eşitlik ve adalet gibi temel insani değerleri aşındırmakta; ekosistem açısından ise telafisi güç ya da mümkün olmayan yıkıcı etkilere neden olmaktadır. Sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda inşa edilen bu ekonomi anlayışı değişmeksizin, toplum ve ekosistem üzerindeki yıkımın önlenmesi mümkün değildir.
Bireysel çıkarlar yerine toplulukların temel ihtiyaçlarını esas alan bir ekonomi, ancak toplulukların kendi gereksinimlerini, bu gereksinimleri karşılayacak ve ekosistemle uyumlu bir üretimin nasıl gerçekleştirileceğini, tüketimin ise uzlaşılmış bir adalet anlayışı temelinde nasıl olması gerektiğini demokratik katılımla kararlaştıracağı komünal bir ekonomiyle mümkündür. Komünal ekonomi, bireysel çıkarlar yerine dayanışma temelinde toplumsal bir yaşam biçimini ifade eder. Yitirilmiş toplumsal değerlerin yeniden yaşama şansı bulacağı ve ekosistemle uyumun yeniden sağlanmasına olanak verecek ekonomik model, komünal ekonomik modeldir.
Ulus-devlet sistemi, Kürdistan coğrafyasında yürüttüğü savaşın ekonomik boyutu kapsamında halkı baraj yapımı, yerel ekonomik kaynakları çökertme, köy ve orman yakma yoluyla kırsal üretimden uzaklaştırmış; Kürtleri kentlere göç ettirip tüketime dayalı yeni bir toplum yaratma politikası izlemiştir. Sistem, bu dönemi kapitalist şirketler aracılığıyla tekelci endüstriyel modelin önünü açmak için kullanmıştır. Bu aşamadan sonra küçük işletmeler rekabet edemeyerek iflasa sürüklenmiş ve ucuz işçi olarak sömürü çarkına dâhil edilmişlerdir.
Tüm bu ekonomik soykırım saldırılarına karşı ancak yerel ekonomiyi ve topluluklar arasındaki dayanışmacı ekonomiyi komünleştirecek ilkelerle mücadele edilebilir.
Bu anlamda:
- Emeğin değeri, toplumsal ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmalı ve ekosistem üzerindeki etkileriyle ölçülmeli; emeğin ücret karşılığında satılmasına ve sömürülmesine izin verilmemelidir.
- Doğal zenginliklerin ve üretim araçlarının, devlet ya da birey tarafından mülk olarak görüldüğü anlayış, ekolojik ve toplumsal yıkımın nedenidir ve mülkiyetçilik terk edilmelidir.
- İktidar tekellerinin tahakkümündeki pazarın yerini, toplulukların ihtiyaç fazlası ürünlerin yanı sıra kültürel değerlerin de buluştuğu, uyum ve uzlaşı temelinde paylaşıma olanak veren bir pazar almalıdır.
- Para, sömürü aracı olmaktan çıkarılıp toplumsal yaşamı kolaylaştırmak için kullanılan bir araç haline getirilmelidir.
- Teknoloji, iktidar tekellerinin tahakkümünden kurtarılarak ekosistem ve toplulukların gereksinimleri doğrultusunda işlev görecek şekilde geliştirilip kullanılmalıdır.
- Endüstri, emek ve doğanın metalaştırılıp sömürüldüğü, aşırı ve lüks tüketimi dayatan, işsizleştirme ve işlevsizleştirme yoluyla toplumsal yaşamdaki insani özü yok eden iktidar odaklı tekeller yerine, ekolojik komünal topluluklar eliyle, toplumun gereksinimleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdır.
- Ticaret, dayanışma ve paylaşım temelinde; üretim ve tüketim süreci arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltarak yapılmalı; toplumsal yarar, ekolojik uyum ve verimlilik esas alınmalıdır.
- Maliye, finans, bütçe ve sermaye gibi ekonominin temel alanları, bireysel çıkar ya da iktidar odaklarının denetiminden kurtarılarak toplulukların özdenetiminde; kâr amacı gütmeyen, toplumsal faydayı gözeten ve ekosistemle uyumlu bir ekonominin inşası için kullanılmalıdır.
